Mutlu Besinler

mutlu-besinlerHava şartları, yaşam koşulları, mevsim geçişleri, maddi sıkıntılar, aşk hayatı, eğitim hayatı, iş hayatı, sosyal ilişkiler vs. bu liste böyle uzar gider. Yaşantımız boyunca pek çok şeyle başa çıkmak zorunda kalıyoruz, öyle ki zaman zaman bu durum bazen içinden çıkılamaz bir hal alabiliyor. Herkes bir depresyon hali içerisinde ve bu da bizim sosyal hayatımızı, iş/eğitim hayatımızı çok yakından etkiliyor. Verim düşüyor, verim düştükçe mutsuz olunuyor, sonra bir kısır döngüye giriliyor. Hayatın bu yoğun koşuşturması içerisinde de bazılarımız kilo verme veya sağlık problemleri nedeni ile diyet yapmakla uğraşıyor. Kimi zaman bu durumda bizi mutsuz eden seçenekler arasına girebiliyor.

Tamda şuan bir mevsim geçişi yaşıyorken, ruhsal olarak olumsuz etkilenmemek için doğal yollarla motivasyonunuzu arttırmak, yaptığınız işten veya okuduğunuz okuldan aldığınız verimi arttırmak adına doğal yöntemlerle kendinizi toparlamaya ve mutlu olmaya ne dersiniz?

Serotonini eminim daha önce milyonlarca kez duymuşsunuzdur. Ancak yine eminimki birçoğunuzun aklına serotonin dendiğinde çikolata geliyor. Ancak serotonin sadece çikolatanın size mutluluk vermesini sağlayan bir hormon değil. Serotonin bir nörotransmitterdir. Yani sinir hücreleri arasında elektrik sinyallerini taşımakla görevlidir.

Serotonin beyinde salgılanır ve vücudun çeşitli noktalarında üretilir. Merkezi sinir sistemindeki serotonin ruh hâlini, uykuyu, iştahı, öğrenmeyi, hafızayı, cinsel ve sosyal davranışları düzenlemeye yardım eder. Mide-bağırsak kanalındaki serotonin ise sindirimi düzenlemekle görevlidir. Yaygın olarak kullanılan antidepresan ve anti-anksiyete ilaçlarının birçoğu serotonin düzeyini arttırıcı yönde etki eder. Eksikliğinde depresif, yorgun, sıkılgan bir ruh hali görülür. Triptofan aminoasidinden sentezlenir. Düşük düzeylerdeki serotonin aynı zamanda uyku kalitenizin düşmesine de neden olmaktadır.

Çevresel etkenler ve hatalı davranışlar zaman zaman serotonin salınımının azalmasına sebep olabilir. Bunların başında aşırı kafein tüketimi, spor yapmamak, yeterli ve dengeli beslenmemek, uyku düzensizliği, hazır gıdalardan fazla tüketmek ve stres yer almaktadır.

Spor bildiğiniz gibi zihinsel ve bedensel beslenmenin stres atmanın en büyük yardımcısıdır. Günlük yapacağınız egzersizler serotonin salınımını arttıracaktır. Eve gelip egzersiz yapmak istemediğinizi düşündüğünüz zamanlarda aslında stresli olduğunuzu ve bu stresi spor yaparak yeneceğinizi, yani serotonin düzeyini arttırmanız gerektiğini kendinize hatırlatın ve kendinizi spor yapmaya zorlayın. Bunu bir alışkanlık haline getirmeniz kendinize büyük bir iyilik yapmanızı sağlayacaktır. Eğer masabaşı iş yapıyorsanız mutlaka belirli aralıklarla kalkıp gezinin ve odanızı düzenli olarak havalandırmaya özen gösterin.

Serotoninin ham maddesinin triptofan olduğundan bahsetmiştim. Triptofan içeren besinleri tüketmeniz doğal olarak serotonin salınımını arttıracaktır. Bu besinler ise şu şekilde: et, balık, peynir, meyve (özellikle muz, çilek, elma, portakal, böğürtlen, ananas, avokado ve şeftali), badem, fıstık, ceviz gibi kuruyemişler ve bitkisel tohumlar. Ancak hemen şunu da belirteyim; sigara içtiğinizde, alkol kullandığınızda, yüksek miktarda şeker ürünleri tükettiğinizde veya anormal derecede düşük kan şekeri düzeyleriniz varsa triptofanın serotonine dönüşümü azalır.

Triptofanın serotonine dönüşmesi de B6 vitamini sayesinde oluyor. B6 içeren besinler:Kepekler(ham pirinç ve buğday kepeği), kurutulmuş bitki ve baharatlar (özellikle toz acı biber ve kuru nane), balık, ciğer, muz, böbrek, ceviz, alabalık, dana eti, greyfurt, hindi eti, karnabahar, kestane, lahana, maydanoz, tavuk eti, fındık, fıstıktır.

B12 vitamini ve B9 vitamini (folik asit) serotonin üretiminde birlikte çalışmaktadır. B12 açısından en zengin yiyecekler karaciğer ve kırmızı ettir. Bunlar dışında yumurta, peynir ve keten tohumunda da bulunur. Yeşil yapraklı sebzeler, tam tahıl ürünleri, karaciğer, kırmızı et, yumurta, kurubaklagiller, bezelye, tam tahıllı besinler, brokoli ve lahanada folik asit içeriği açısından zengin besinlerdir.

Sürekli evde oturduğunuzda bunalmanızın sebebi D vitamini olabilir mi? D vitamininin üretiminin ana kaynağı bildiğiniz gibi güneş ve güneş ışınlarından yeteri kadar yararlanamadığımız zaman D vitamini seviyesinde düşüş olması ve bunun serotonin seviyelerini düşürmesi sizi depresyona sürüklüyor olabilir. O nedenle güneş ışığından olabildiğince yararlanmaya çalışmalısınız.

Düzenli uyku uyumaya özen gösterin. Sağlıklı bir uyku düzeni her alanda başarınızı olumlu yönde etkileyecektir. Stresin en büyük etkisi uyku düzensizliğidir, o nedenle mutlaka uyku saatlerinizi belirleyin. Yatmadan önce kafeinli içecek tüketmek yerine melisa veya papatya çayı gibi rahatlatıcı çaylar tüketmeniz güzel bir uyku çekmenize yardımcı olacaktır.

Eğer bilinçsizce diyet yapıyorsanız yeterli karbonhidrat alamadığınız zamanda hem kendinizi hem vücudunuzu strese sokarsınız. Metabolizma hızınız gittikçe yavaşlar. O nedenle size özel olmayan diyetleri ve çok düşük kalorili diyetleri uzun süreli uygulamaktan kaçının.

Haftanın 1 günü protein ihtiyacınızı bitkisel proteinlerden sağlayın. Bir nevi detoks yapmış olun. Meyvelerden ve sebzelerden bol bol faydalanın. Ancak meyve tüketiminde porsiyon kontrolüne önem verin. Her öğününüzde salatanız yada en azından yeşilliğiniz mutlaka olsun. Hafif beslendikçe yükünüzün hafiflediğini, ruhsal durumunuzun olumlu yönde etkilendiğini ve daha enerjik hissettiğinizi göreceksiniz, bu da sizi çok mutlu edecek.

Gördüğünüz gibi tatlı tüketimi haricinde de sizi mutlu etmeye yarayacak pek çok besin ve uygulama var. Sağlığınıza ve kendinize zarar vererek geçici mutluluk yaşamak ve daha sonrasında üzülmemek adına daha uzun süre sağlıklı ve mutlu bir zaman geçirmek için şeker gibi sizi kısa süreliğine kandırıp sonrasında çok üzen besinlerden uzak durun. Tatlı tüketeceğiniz zamanlarda ise antioksidan açısından yüksek olan %70 üzeri bitter çikolataları tercih ederseniz oldukça sağlıklı bir seçim yapmış olursunuz.

Bir yazının daha sonuna gelmişken işinize yarar bilgiler verdiğimi umarak, hepinize güzel günler diliyorum.

www.pinkwomens.com

 

MİDEDE DOLUM-VÜCUTTA DOYUM

Siz midenizi mi dolduruyorsunuz yoksa vücudunuzu mu doyuruyorsunuz?

                      Siz vücudunuzu mu doyuruyorsunuz yoksa midenizi mi dolduruyorsunuz?

doyum

Gün içerisinde aç kalmamak, enerjimizi düşürmemek, yaşamsal faaliyetlerimizi sürdürebilmek, “hayattan zevk alabilmek”, hastalıktan kurtulmak adına pek çok besin tüketiyoruz. Fakat bunları çoğu zaman sadece midemizi doldurmak adına yapıyoruz. Oysaki vücudun yaşamsal faaliyetlerini rahatlıkla sürdürebilmesi adına makro besinler kadar mikro besinlere yani vitamin ve minerallere de ihtiyacı var.

Makro besinler bizim günlük enerjimizi sağladığımız besin grubudur. Mikro besinler ise yaşamsal faaliyetlerimizi sürdürebilmek adına besinler yoluyla dışarıdan almamız gereken besinlerdir. Makro besinlere göre mikro besinleri günlük dozlarda daha az alırız fakat pek çok rahatsızlığın/eksikliğin görülmesinin sebebi mikro besinlerin eksikliğinde olur.

Makro besinler karbonhidrat, yağ ve proteindir. Günlük aldığımız kaloriyi bu besin grupları belirler.1 gram karbonhidrat ve protein 4 kalori 1 gram yağ ise 9 kaloridir.

Şimdi makro besinlerin nasıl kullanıldığına, vücutta ne gibi görevleri olduğuna ve günlük tüketimlerinin ne kadar olması gerektiğine bir göz atalım.

PROTEİNLER: Bitkisel, hayvansal bütün canlı hücrelerin yapısını ve dokuların esas maddesini meydana getiren karbon, hidrojen, oksijen ve özellikle azot içeren organik moleküllerdir. Yapıtaşları amino asitlerdir. Yalnızca bilenen 20 çeşit amino asit vardır.Bunların bir kısmını vücut sentezleyebilir bir kısmını dışarıdan almak gerekir, vücutta sentezlenemeyenlere ise elzem amino asitler denir. Proteinler vücudun düzenleyicisi olarak görev alan enzimlerin ve hormonların yapısında bulunmaktadır. Hatta vücudun mikroplara karşı savunmasında görev alan antikorların ve bazı vitaminlerin yapımında da proteinler yer almaktadır.

Günlük protein ihtiyacı kişinin fiziksel aktivitesine bağlı olarak değişmekte olup, normal bireyler için ortalama olarak kilosunun0.8 veya 0.9 katı kadar protein alımı yeterli olmaktadır. Ancak burada proteinin çeşidi önemlidir. Bildiğiniz gibi proteinler hayvansal ve bitkisel kaynaklı olarak iki gruba ayrılırlar. Bunun yanı sıra besinlerden alınan her protein sindirilebilirliği farklı oranlardadır. Özellikle hayvansal kaynaklı et, yumurta, süt ve benzeri gıdalardan alınan proteinin sindirimi daha fazla olmaktadır. Bu besinlerdeki proteinin %91-100 arası sindirilebilirliği varken tahıllarda bu oran %79-90, kurubaklagillerde ise %69-90 olmaktadır. Yumurta içerdiği yüksek kaliteli proteinler ve bunların neredeyse %100 e yakın bir kısmı sindirebilir olduğundan örnek protein olarak adlandırılmaktadır.

ProteinsYAĞLAR: Bir gliserol molekülü ile yağ asitlerinin yapmış oldu esterlerdir. Önemli besin maddeleridir, suda çözünmezler; yağda çözünen vitaminler için gerekli olup  (A, D, E, K) vücutta birçok yaşamsal olayda rolleri bulunmaktadır.  Yağların incelenmesi sonucu pek çok hayatsal olaylarda aktivitesi olan omega-3,6 ve 9 yağ asitleri bulunmuştur. Kalp-damar hastalıklarının önlenmesi, beyin ve sinir dokularının gelişimi, insülin işlevinin iyileştirilmesi, üreme, deri dokusunun sağlığı, serbest radikallerle savaşma, bağışıklığı güçlendirme ve organlarda taş oluşumunu önlemeye kadar pek çok rahatsızlığın önlenmesinde ve tedavisinde bu yağ asitleri hayat kurtarıcıdır. Omega-3 tüketiminin Omega 6 tüketimine oranı 2/1 şeklinde olmalıdır. Günlük olarak enerji ihtiyacının en az  %30 unun yağlardan sağlanması gerekmektedir. Ortalama kişi başına düşen yağ ihtiyacı 50-60 gr.dır. (tabi bu boya,yaşa ve kiloya göre değişmekte) Ancak burada önemli olan yağın cinsidir. Yağların fonksiyonları da farklı olacağından 1 kısım katı yağa karşılı 2 kısım sıvı yağ tercih edilmeli ve bunların mutlaka sağlıklı yağ olması gerekmektedir.

KARBONHİDRATLAR: İnsan ve hayvanların birinci derecede kalori ihtiyacını karşılarlar. Laktoz ve glikojen gibi bazı istisnalar dışında tamamı bitkisel kaynaklıdır. Birçok karbonhidratın yapı taşı glikozdur. Karbonhidratlar kolay sindirilen besinler olup yakılamadığı durumlarda vücutta yağ olarak depolanmaktadır. Karbonhidratların çok fazla tüketilmesi özelliklede saf şekerlerin tüketilmesi insülini arttırır. Kan şekerinde ani yükselmeler görülür. Beyin fonksiyonlarının yerine getirilebilmesi için en az 30 gr karbonhidrat alınmalıdır. Bunun haricinde kişilerin en az 35 gr bitkisel lif içeren gıdaları tüketmesi gerekmektedir. Bağırsak problemlerini, halsizliği ve pek çok hastalığı önlemek adına lifli beslenmek çok önemlidir. Eğer spor yapıyorsanız tabiki karbonhidrat alımını biraz daha arttırmanız gerekmektedir.

Şimdi karbonhidrat ile ilgili çok kafa karıştıran bir konu hakkında açıklık getirmek istiyorum. Normalde günlük alınan enerjinin %55-60 ının karbonhidrattan gelmesi gerekiyor diyoruz fakat bu kadar tüketmeseniz bile 50 gr karbonhidratla bile vücudun gereken ihtiyaçlarınızı karşılayabilirsiniz. Günlük diyette durumunuza göre 80- 100 gr karbonhidrat alımı yeterlidir.

 

Görüldüğü gibi makro besinler insan vücudu için çeşitli alanlarda kullanılıyor fakat fazla tüketimi de depo edilebiliyor. Vücutta yağlanmaya sebep olanda günlük kalori alımınızın ihtiyacınızdan fazla olması ile oluyor yani sadece yağ yiyerek yağlanmıyorsunuz.

Şimdide mikro besinlerden bahsedelim biraz. Bildiğiniz gibi vücudun büyümesi gelişmesi, yaşamsal faaliyetlerini sürdürebilmesi için vitamin ve minerallere ihtiyacımız var. Sağlığımız için önemli olan vitamin ve mineral ihtiyaçları yaşa, cinsiyete ve vücut yapısına göre değişiklik göstermektedir.

mineraller

Yaşamımızı sağlıklı sürdürebilmemiz ve yaşamsal faaliyetlerimizin daha kolay gerçekleşebilmesi için günlük ihtiyaç miktarı 250 mg.’ın üzerindeki mineraller makro mineraller olup; sodyum, potasyum, klor, kalsiyum, magnezyum ve fosforu kapsamaktadır. Günlük 20 mg.’ın altında ihtiyacımız olan mineraller ise krom, bakır, flor, iyot, demir, manganez, molibden, selenyum çinko olup bunlara eser elementler denilmektedir.

 

vitaminlerKendileri yakılıp enerji veremeyen, vücut için yapıtaşı da olmayan, ancak metabolizma ve diğer yaşamsal olaylarda etkili bir katalizör rolü oynayan belirli organik yapıya sahip maddeler vitaminlerdir.  Vücudun yaşamsal olayların yerine getirilebilmesi, bağışıklığının güçlenmesi için mineraller ile birlikte bir miktar alınmaları gerekmektedir. Vitamin ihtiyacı her besinde olduğu gibi yaşa ve sağlık durumuna göre değişkenlik göstermektedir. Antibiyotik kullanıldığında vücutta vitamin eksikliği oluşmakta bu nedenle bu zamanlarda vitamin ihtiyacı mutlaka giderilmelidir. Suda ve yağda çözünen vitaminler olarak 2 gruba ayrılırlar. Genel olarak vitaminler;

Vitamin A, B kompleks (Vitamin B1, B2, B3, B5, B6, B7, B9, B12), C, D, E, K olarak gruplandırılırlar ve her birinin işlevi ve vücutta kullanımı farklıdır. Yukarıda da bahsettiğim gibi A, D, E, K vitaminleri yağda çözünür, B ve C vitaminleri ise suda çözünmektedir. Suda çözünen vitaminler vücuttan daha kolay atılabilirken yağda çözünen vitaminler vücutta ortalama 24 saat kalmaktadır. Bu nedenle uzun süreli pişirmelerde özellikle C vitamini kaybı çok fazla olmaktadır.

Bütün mineral ve vitaminlerden yeteri kadar alabilmek ve hepsinden faydalanabilmek için gün içerisinde rengarenk beslenmelisiniz. Tek tip beslenen kişilerde vitamin ve mineral eksikliği daha fazla olmaktadır. O nedenle mutlaka gün içerisinde yararlanabildiğiniz kadar farklı besinlerden faydalanmalı en azından o gün çok oynama şansınız olmuyorsa ertesi günlerde mutlaka farklı sebze ve meyvelerden yararlanarak vitamin ve mineral ihtiyacınızı gidermelisiniz.Bunun yanı sıra çeşitli baharatları da sofranızdan eksik etmemelisiniz.

Görüldüğü gibi vücudumuzun hiçbir şekilde kızartmalara, çok yağlı besinlere, paketlenmiş gıdalara, hamur işlerine, fazla karbonhidrata, rafine şekerlere ihtiyacı yok. O nedenle yediklerinizin vücuduna ne kadar yararlı veya ne kadar zararlı olduğunun farkına vararak beslenmeli midenizi doldurmamalı-vücudunuzu doyurmalısınız…

 

ANTİ-AGİNG BESLENME

Sizde yaşınızın getireceği etkileri azaltmak istiyorsanız erken davranmak için bu tavsiyelere kulak verin.

Her yaşın ayrı bir güzelliği var ve en güzel zamanınız kendiniz en iyi hissettiğiniz zamandır. Büyüdükçe sorumluluklar artsada zaman zaman olgunluğun nimetlerinden yararlanmıyor da değiliz. Hepimiz biyolojik yaşımızdan ziyade kendimizi hissettiğimiz yaştayız ben bunu bilir bunu söylerim. Ancak hücrelerimiz bizim gibi düşünmüyor olabilir. Eğer ilerleyen yaşınıza rağmen sağlığınızı ve cilt güzelliğinizi olabildiğince korumak istiyorsanız birazdan anlatıcaklarıma kulak verin derim.

Yaşlılığın yaşın ilerlemesi haricinde 3 faktörü vardır.

  1. Sağlıksız yaşam
  2. Hormonların azalması
  3. Serbest radikaller

Eğer olabildiğince genç bir yaşlılık dönemi geçirmek istiyorsanız bu üç faktörle savaşmalı ve bağışıklığınızı daha genç yaşlardayken güçlendirmelisiniz.

Antioksidan besinlerin faydalarını her fırsatta dile getiriyorum. İşte buranında ana mantığı bu çünkü serbest radikkallerle savaşmak için antioksidan besinlerle iş birliği yapmanız gerekiyor. Sebze ve meyvelerin antioksidan kapasiteleri yani ORAC değerleri yaşlanmayı azaltmada önemli bir rol oynar.Bunun yanı sıra dengeli beslenmenin ve sporun önemide unutulmamalıdır. Anti-aging beslenmenin püf noktalarından bir diğeri ise yapılan testler sonucunda ortaya hormon eksikliği çıkarsa bunların takviye edilmesi gerekiyor.

Dengeli beslenmenin tüm öğeleri Anti-Aging için önemli olmakla beraber son zamanlarda; domateste bulunan likopen, kara üzüm çekirdeği ekstresindeki OPC ve protein amino asitlerinden sistein de oldukça gündemde.

Anti-Aging beslenmenin bir diğer önemli noktası sağlıklı kilo korumasıdır. Yani düzenli beslenmenin yanı sıra fazlo kilolarınız varsa onlardan kurtulmayı hedeflemelisiniz.

Eğer hücrelerinizin sağlıklı olmasını istiyorsanız onlara bir çiçek gibi bakmalı onları mutlaka sulamalı yani beslemelisiniz. Suyun içerisinde bulunan minerallerin cilt için ve sağlığınız için olan önemini unutmamalı su tüketimini ihmal etmemelisiniz.

Tek öğünde doymaya çalışmaktan kaçınmalı ana öğün tüketimlerinizi gün içerisine yaymalısınız. Sindire sindire yemeli, bir anda yemeği bitirip sofradan kalkmamalısınız.Günlük ara öğünlerinizi mutlaka ihmal etmemelisiniz bu sayede tek öğünde fazlaca besin tüketmekten kaçınmış olursunuz.

Yağlar kilo aldırmaz, kilo yapan şey fazla yağ tüketimi veya sağlıksız yağ tüketimidir. Sağlıklı yağları uygun miktarda tükettiğiniz takdirde kilo kaybınıza yardımcı olacağına ve sağlığınıza özelliklede kalp hastalıklarına ve kolesterolünüze iyi geleceğini unutmamalısınız.Son dönemlerde göz bebeğimiz olan avokadodan yararlanabilirsiniz. Bunun haricinde omega-3, E vitamini ve magnezyum alımını kolaylaştırmak için kuruyemişlerden de yararlanbilir, salatalarınıza ve yemeklerinize miktar kontrolünü unutmadan zeytinyağı ekleyebilirsiniz.

Fazla şeker tüketimi hem size hem hücrelerinize zararlı. Kanserin en sevdiği besin şeker. O nedenle şeker tüketimini sınırlandırmalı hatta gerekirse hiç tüketmemelisiniz. Şeker ihtiyacını bal, pekmez, meyve veya kurumeyve gibi daha sağlıklı yollardan yine porsiyon kontrolünü unutmadan sağlayabilirsiniz.

Yemeklere tuz yerine baharat katarak tatlandırırsanız oluşabilecek hipertansiyon riskinizi azaltmış olursunuz.

Kendiniz tatlıyla ödüllendirmek isterken ceza vermek yerine hücrelerinizi detoksla ödüllendirin. Haftada 1 veya 2 haftada 1 tüketimlerinizi bol yeşillikten, bitkisel proteinlerden, bol sıvı alımından ve bol posa tüketiminden yana zenginleştirin.Vücudunuzu uygun vitamin ve minerallerle doğru bir şekilde beslerseniz kısa sürede bile olsa serbest radikallerden kurtulmasına yardımcı olursunuz.Bu şekilde hem vücuttaki oksidatif stresten hemde kendi iş yükü stresinizden uzaklaşmış olur ve daha zinde hissedersiniz.

 

DEMİR EKSİKLİĞİNDE BESLENME

Demir eksikliğiniz varsa bu öneriler sizin için…

Yetişkin bir bireyin vücudunda ortalama 3-5 mg arası demir bulunur. Bu demirin çoğunluğu kanda ve kırmızı hücrelerin hemoglobin kısmındadır, bunun yanı sıra karaciğerde, omurilik ve kaslarda da bulunmaktadır. Görevi; vücutta oksijen taşımaktır.Ayrıca vücudun bağışıklık sistemini destekler ve vücudu zinde tutar. B vitaminlarinden daha fazla yararlanmayı sağlar.

 

Demir eksikliğinde: kanszılık, yorgunluk, halsizlik, soğuğa karşı hassasiyet, zihin fonksiyonlarında zayıflama, zeka geriliği,  kolay hastalanma, işitme bozuklukları ve kanser riski görülmektedir. Daha yoğun demir eksikliklerinde: Solgun cilt, dişeti ve tırnaklarda kırılmalar, yiyecek dışındaki şeylere istek. Örneğin: toprak, buz gibi, tahriş olmuş dil görülebilmektedir. Demir eksikliği genellikle fazla miktarda kuvvetli karbonhidrat( şeker, nişasta vb) ve sütlü beslenmede, kan parazitlerinde ve aşırı kan kaybında görülür.

Günlük demir gereksinimi 

  • Erkekler için 10 mg
  • Kadınlar için 18 mg
  • Gebelik döneminde 27 mg
  • Emzirme dönemi 18 mg
  • Ergenlik dönemi 15 mg
  • Çocuk için 10 mg

Beslenme Önerileri:

Besinlerle alınan demir miktarı gereksinimden az olabilir. Süt ve mamülleri demir bakımından fakirdir.

En iyi demir kaynakları: et, karaciğer, böbrek, yumurta, pekmez, kuru baklagiller, kuru meyveler, yeşil yapraklı sebzelerdir.

Besinlerle alınan demirim ince bağırsakta emilimi bazı durumlarda zorlaşmaktadır özellikle yeşil yapraklı sebzelerdeki ve tahıllardaki demirin %5-10’luk gibi bir kısmı kana karışabilmektedir. Bunun sebebi tahıllardaki fitatlardır.

Et ürünlerindeki demir daha kolay alınır.

Yemek esnasında çay içilmesi demir emilimini azaltacağından çay öğün aralarında ve açık olarak içilmelidir.

Hekim önerisine göre ilaç takviye alınabilir bu süreçte beslenmeyle destek yapılmalıdır. Ayrıca kalsiyum demir emilimini engellediği için süt ve sütlü ürünler demir takviyesi olan ilaçla birlikte alınmamalıdır.

Demirden zengin besinleri C vitamini içeren besinlerle tüketilmeli bunun sebebi; C vitamini demirin emilimini fazlasıyla arttırıyor olmasıdır bu nedenle özellikle et yemeklerinin yanında mutlaka bol salata tüketilmelidir.

Bazı besinlerin demir içerikleri:

*4 adet köfte (az yağlı dana eti–120 gr) = 3,6 mg

*1 yemek kaşığı pekmez=1 mg

*1 büyük boy yumurta sarısı=0,7mg

*1 porsiyon kuru baklagil yemeği (60 gr) = 4,2 mg

*Fındık/badem/ceviz (yaklaşık 10 gr) = 0,3 mg

GEBELİKTE BESLENME

Hamilelik ve beslenme

Tebrikler o güzel haberi aldınız 9 aylık hayatınız en güzel serüvenine adım attınız : ) Peki bu serüveni en güzel nasıl tamamlarsınız? Bebeğinizin sağlıklı büyüyüp gelişmesi tamamen sizin elinizde onu en güzel şekilde beslemek ve geleceğe hazırlamak istediğinizi biliyorum… Bu konuda bilmeniz gereken en önemli noktalara değinmeye çalışacağım…

Öncelikle hamilelik 3 trimesterden oluşuyor her bir trimester 3 aylık süreçten oluşuyor. Bebeğinizin gelişimi özellikle 2. trimesterde yani 2. 3 aylık dönemde daha fazla artıyor o nedenle ilk 3 ay eğer gebeliğe başlama kilonuz fazla ise kaloriyi çok fazla artırmaya gerek yoktur. İlk 3 ay kilo almamak sorun yaratmaz. Ancak ağırlık kaybına neden olabilecek davranışlarda bulunmak veya ağırlık kazanımını katı bir şekilde sınırlandırmak da gebelik dönemi için uygun bir davranış değildir. İkinci 3 ayda artan ihtiyacı karşılayabilmek için hamile kadınların günlük 300 kalorilik ek enerji alması gerekir. Özellikle gebeliğin 20. haftasından sonra vücudun gereksinimleri artar. 3. trimesterde ise kilo artışı devam eder Bu dönem, bebeğin en hızlı büyüdüğü dönemdir. Ayaklarda ve ellerde şişme, sık idrara gitme problemleri normaldir. Kabızlık şikayeti artabilir.

Gebelikte bebeğin büyüme ve gelişmesinin, annenin aldığı besinlerin bebeğe plasenta ile taşınması sonucu olduğu unutulmamalıdır. Çünkü bebek tüm enerji ve besin öğesi gereksinimlerini annenin depolarından karşılar. İyi beslenme, gebeliğin her dönemi için önemlidir. Gereğinden fazla kalori kısıtlamak veya kilo artışının çok az olması erken veya düşük doğuma sebep olabilir. Yapılan çalışmalarda eğer anne zayıfsa (BKI 20’nin altındaysa) ağırlık kazanımının 2. ve 3. trimester süresince haftada 500 gr. altına düşmemesi gerekmektedir. BKI değeri 26 ve üzeri olan kadınların ise haftalık arştı 300 gr olmalıdır.

Enerji ve Besin Öğelerinin Gereksinimi

  1. Enerji: Gebelik döneminde artan gereksinimleri karşılamak için gebe kadınların 300 kkal ek alması gerektiğinden bahsetmiştik bunun birincil etkeni annede oluşan yağ birikimidir. Bu yağ birikimi gebelerin çoğunda 2. trimesterde oluşmaya başlar ve 3,5 kg.’lık bir yağ deposu oluşur. Bu oluşan yağ deposu emziklilik döneminde artan enerji gereksinimini karşılamak ve metabolizmayı korumak içindir. Günlük alınması gereken kalorinin %15 i protein, %30’u yağlardan ve %65’lik kısmı kompleks karbonhidratlardan sağlanmalı basit şekerlerden uzak durulmalıdır. Gebelik süresince diyette karbonhidrat sınırlamalarının annede protein ve enerji yeterli miktarda alınsa bile, fetusta beyin gelişimi, glikojen düzeyleri ve nörotransmitter sentezi üzerine olumsuz etki yarattığı gözlemlenmiştir.
  2. Protein: Proteinler vücudun yapıtaşlarıdır ve fetusun büyüyüp gelişmesi için gereklidirler. Bebeği büyüyüp gelişmesi için gebelik süresince ortalama 950 g kadar protein depo edilmesi gerekir. Gebeliğin son 6. ayında fetus daha hızlı büyüdüğü için proteine olan gereksinim artar. Bu artış %30 kadardır. Anneden günde 5g kadar protein çekilmektedir.RDA’nin günlük alınmasını önerdiği protein miktarı 60g.’dır. Vejetaryen annelerde ve günlük besininin büyük bir kısmı bitkisel kaynaklardan sağlayan gruplarda günlük alıma 20 g ek yapılabilir.
  3. Çoklu Doymamış Yağ Asitleri (PUFA): Beynin katı kısmının % 50-60’ı lipidlerden oluşmaktadır. Gebe beslenmesinde (n-3) PUFA ‘dan zengin besinlerin yer verilmesi özellikle DHA’nın diyette bulunması bebeğin sinir sisteminin gelişmesinde etkilidir.
  4. Demir: Gebelikten dolayı ortalama 540 mg kadar demire gereksinim vardır. Normal alıma ek olarak gebe kadına günde 15-20 mg kadar demir alımı önerilir.Bitkisel besinlerle ve tek yönlü beslenen kadınlarda demir eksikliği anemisi sık görülmektedir, anemik olanlar, adolesan ve sık doğum yapan anneler başta olmak üzere  gebelere demir eklenmesi önerilmektedir. Az demir deposuna sahip gebelerin düşük doğum yapma veya prematüre doğum yapma oranı çok yüksektir. Demir; et ve türevleri, sakatat, yumurta, koru yeşil yapraklı sebzeler, kurubaklagiller, ve kuru üzüm, incir gibi besinlerde bulunur. Günlük C vitamininin tüketimi demir emilimini olumlu yönde etkilemektedir.
  5. Kalsiyum: Fetusun gelişim döneminde kemik minerilizasyonu  anneden fetusa yeterli miktarda kalsiyum ve fosfor geçişi ile olmaktadır. Kalsiyum birikiminin %70’i gebeliğin son 3 ayında gerçekleşir. Gebeliğin ilerlemesiyle annedeki kalsiyum miktarı düşerken, fetusun kalsiyum düzeyi 28. haftasından itibaren annedeki düzeyin üstüne çıkar. Yetersiz kalsiyum alımı anne sütünün kalsiyum içeriğinin azalmasına ve bebekte kemik gelişiminin bozulmasına neden olmaktadır. Fetusun ortalama 30 g kalsiyum depo ettiği saptanmıştır. Gebe kadının günlük gereksinimine ek olarak 500 mg/gün kalsiyum alması uygun görülmektedir.
  6. Çinko: Büyüme ve gelişme, protein yapısındaki enzimlerin işlevleri üreme için gerekli bir eser elementtir. İntrauterin büyüme geriliği, ölü doğumlar, doğumsal anomalilerin sıklığını , diyetteki çinko eksikliğine bağlayan çalışmalar çoktur.Günlük diyete eklenen Fe ile birlikte Zn(çinko9 alımı da arttırmak gerekir. Gebelikte 20 mg ek çinko verilmesi et, deniz ürünleri, süt ve türevleri, yumurta ve yağlı tohumların tüketilmesi çinko alımı için gereklidir. Çinko yönünden yetersiz beslenen annelerin nörol tüp defektli bebek doğurma oranı daha fazladır. Çinko ile birlikte folik asit, kalsiyum ve protein tüketiminin tahıla dayalı bir diyet tüketen kadınlarında oldukça yetersiz olduğu ve tahıllarda bulunan fitatların çinko emilimini olumsuz yönde etkilediği bildirilmiştir.
  7. Folik Asit: Koyu yeşil yapraklı sebzeler, karnabahar, et, süt, yoğurt ve türevleri,      yumurta ve tahıllar folik asitin başlıca kaynaklarıdır. Folik asitin yetersiz alımı ile düşük doğum ağırlıklı bebekler, nöral tüp defektleri ve annede magaloblastik anemi oluşabilir. Folik asitin diyetle yetersiz alımından çok, yanlış pişirme yöntemleri ile kaybı olmaktadır. Bu nedenle folik asit kaynağı olan besinlerin tüketiminde pişirme yöntemlerine dikkat edilmelidir. Gebelikte folik asit ihtiyacı belirgin şekilde artar ve günlük ihtiyaç iki katına çıkar. Anne adaylarının gebe kalmadan en az bir ay önce folik asit kullanımına başlaması önerilmektedir.
  8. B12 Vitamini: B12 eksikliğindemetilkobalamin oluşamazve gebelikte hızlı büyüyen dokulardan DNA sentezi yapılamaz sonuç olarakta megaloblastik anemi, doğumsal anomaliler ve sinir sisteminde olumsuzluklar oluşmaktadır. Bu vitamin süt, yoğurt, yumurta, peynir ve et gibi hayvansal kaynaklı besinlerde bulunur. Besinlere uygulanan hatalı hazırlama ve pişirme yöntemleri, B12 vitamininin vücutta kullanılmasını engellemektedir. Aynı zamanda protein, folik asit, Avitamini gibi bir çok besin öğesinin az alınması B12 vitaminin emilimini olumsuz etkilemektedir.
  9. A Vitamini: Balık, süt, yoğurt, yumurta sarısı, havuç, koyu yeşil yapraklı sebzeler, domates gibi sebzelerde yüksek miktarda A vitamini bulunur.Yetersizliğinin Fe kullanımını bozduğu ve anemiye neden olduğu ile ilgili çalışmalar mevcuttur.  Eksikliğinde prematüre ve düşük doğum ağırlıklı bebekler, mikrosefali ve görme kusurları oluşmaktadır. Normal gereksinime ek olarak gebe kadına 800-1000 IU A vitamini verilmesi uygun görülmektedir. A vitaminin gereğinden fazla alınması annelerde bazı rahatsızlıklara sebep olmaktadır.
  10. D Vitamini: Anne adayının dengeli beslenmesinin yanında, güneş ışığından da yararlanması büyük önem taşır. Kemiklerdeki kalsiyumun etkinliği için D vitamini gerekmektedir.Gebe kadınların günde 400IU kadar D vitamini alması önerilmektedir.
  11. C Vitamini: C vitamini, bitkisel kaynaklı besinlerde bulunan demirin vücut tarafından emilimine yardımcı olur. Ca, folik asit, tiamin, riboflavin, pantotenik asit, Avitamini, E vitaminin vücutta kullanılmasında etkin bir rolü vardır. Gebelikte demir ihtiyacınız yaklaşık iki katına çıktığı için C vitamini alımı sağlanmalıdır. C vitamini aynı zamanda vücudu enfeksiyonlara karşı da korur. Turunçgiller, domates, brokoli, kivi, kuşburnu ve patates C vitamininin zengin kaynaklarıdır. RDA’ya göre gebe kadınlar için günlük 60 mg C vitamini önerilmektedir.
  12. Kafein: Annenin aşırı miktarda kafein tüketmesi fetusun kemik yoğunluğunu ve kalsiyum içeriği üzerine zararlı etkileri olduğuna ilişkin çalışmalar vardır. Aynı zamanda fazla kafein tüketimi Fe, Zn gibi önemli minerallerin emiliminide engellemekte ve anemi riskini arttırmaktadır.
  13. Alkol: Sanırım bu başlığa herhangi bir şey yazmama gerek yok alkolün fetus gelişimine kötü etki ettiğini hepimiz biliyoruz diye umuyorum : ) Tabi buna sigara da dahil !!

UYARI: Yukarıda bahsettiğim BÜTÜN besin öğeleri sağlıklı ve normal kilolarda olan gebe bireyler için genel olarak hesaplanmış ve kabul edilmiş değerlerdir. Ancak herhangi bir hastalık-rahatsızlık veya yaş vs gibi etkenlere bağlı olarak kişiye uygun bir şekilde değişebilmektedir bu nedenle mutlaka birebir yardım almanız hem sizin hem bebeğiniz için en sağlıklı seçim olacaktır.

Şimdi gelelim her gebe kadının problemi olan yeme güçlüklerine ve sabah bulantılarına … Gebeliğin 2. haftası ile 8. haftası arası kadının beslenmesinde birtakım güçlüklerin ortaya çıktığı dönemdir. Bu devredeki fizyolojik değişiklikler sonucu oluşan iştah azalması, sindirim sistemi bozuklukları, özellikle de kusma ve öğürme yeteri kadar besin alımını güçleştirmektedir. Anne adayları kötü bir beslenme tablosuna girmemek için öğün sayısını arttırıp yeme miktarını azaltılabilir. Yiyeceklerin iştah açıcı şekilde hazırlanması ve o dönem istenmeyen besinlerin zorla yedirilmeye çalışılmaması daha iyi olacaktır. Sabah bulantıları için yataktan kalkmadan yenilen tuzlu bir bisküvi, kraker veya ekmeğin bulantıyı önlediği ve sonraki besinlerin alımını kolaylaştırdığı gözlemlenmiştir. Yataktan yavaşça kalkmak da bu durumun önlenmesi için etkili olacaktır.

Aşerme: Gebelikte en çok karşılaşılan durum, bazı yiyeceklere karşı daha fazla bir ilgi ve istek duyulmasıdır. Genel olarak bu duruma “aşerme” denir. Bazen aşerme aşırı olabilir veya anne adayı, besin niteliği taşımayan maddeleri tüketmek isteyebilir. Bu tabloya yetersiz beslenen anne adaylarında sıklıkla rastlanır. Gebelik döneminizde eğer besin niteliği taşımayan bir besine karşı aşırı isteğiniz geliştiyse, besleyici değeri daha yüksek gıdaları tercih etmeye çalışarak besin öğesi yetersizliklerinden kendinizi ve bebeğinizi koruyabilirsiniz.

Bazı gebelik hormonlarının barsak hareketlerini yavaşlatıcı etkisinden ve hareketsizlikten dolayı kabızlık problemi oluşmaktadır. Bunu önlemek için posa içerikli sebze-meyvelerin çiğ olarak tüketilmesi, GÜNDE 8-10 BARDAK SUYUN MUTLAKA İÇİLMESİ, kuru kayısı, kuru erik, incir gibi besinlerin yenilmesi veya  komposto-hoşaf olarak tüketilmesi kabızlık problemi olan gebe kadınlara yardımcı olabilmektedir.

Gebelik süresince :

  • Alkol ve sigara tüketmemeye özen gösterin.
  • Tatlandırıcı içeren ürünleri tüketmeyin.
  • Çiğ et, balık tüketmeyin.
  • Salata, sebze ve meyvelerin iyi yıkanmış olmasına dikkat edin. Temizliğinden emin olmak için yeşillikleri sirkeli suda bekletebilirsiniz.
  • Konserve besinler tercih etmeyin.
  • Taze sıkılmış meyve suları ve taze pişmiş sebze yemeye dikkat edin. Beklemiş, bayatlamış ürünler yemeyin.
  • Haftada 1 kez kuru baklagiller, 2 kez balık, 3 kez kırmızı et, 1 kez de hindi ve tavuk tüketerek, beslenmenizde protein dengesi kurun.
  • Egzersizlerinizi mutlaka uzman gözetiminde yapın. Daha önce spor yapmamışsanız hafif tempoda başlayın.
  • Su tüketiminizi asla aksatmayın.

KALSİYUM İLE ZAYIFLAYIN

Kalsiyum tüketiminin zayıflamaya olan etkisi..

Bir yandan bu yazıyı yazıp bir yandan yoğurdumu yiyorum : ) Hepinizin bildiği gibi özellikle ara öğünlerin baş tacı süt ve süt grubu besinler yüksek oranda kalsiyum içeriyor… Doğumdan itibaren en temel gıda maddelerini içermesi sayesinde bebeklerin sağlıklı büyüyüp gelişmesi için de oldukça önemli bir besin kaynağı… Yapılan çalışmalarda kalorisi düşük, yüksek kalsiyum içerikli diyet yapan bireylerin, hem kalori hem kalsiyum açısından düşük diyetle beslenen bireylere göre daha fazla kilo kaybı olduğu gözlemlenmiş üstelik bu kilo kaybının büyük çoğunluğunun yağ kaybı olduğu özellikle bel çevresinde büyük oranda incelme olduğu gözlemlenmiştir. Peki bunu sağlayan etken nedir? Kalsiyumun zayıflamayı kolaylaştırıcı etkisinin; kalsitiriol adı verilen hormon düzeyini dengelemesi ve yağ depolanmasını azaltmasıyla ilgili olduğu belirtiliyor.

Sütün içindeki vitaminler ve CLA (konjuge linoleik asit)’nın, hastalıklara karşı direnci artırdığı ve başta bağırsak kanseri olmak üzere bir çok kansere karşı da koruyucu etkisi olduğu biliniyor. CLA’nın  ayrıca doğal yağ yakıcı olduğu bir gerçek. Norveçli 40.000 kadın üzerinde yapılan bir araştırmada çocukken süt içen ve yetişkin döneminde süt içmeye devam eden kadınlarda meme kanseri olma oranı daha düşük olduğu gözlemlenmiştir.

Sütün içindeki karbonhidrat yani enerji kaynağı, laktoz dediğimiz süt şekerinden gelir. Protein açısından da güçlü bir besin olan sütteki şekerin; kan şekerini hızlı yükseltmemesi de sütün faydalı özelliklerinden biridir. Protein ve karbonhidrat deposu olan süt, tok tutma özelliğiyle çok faydalı bir besindir.

Birçok araştırma; yüksek kalsiyum alımının kötü kolesterolü azaltıp iyi kolesterolü artırdığını ortaya koyuyor. Yakın zamanda Galler bölgesinde yaşayan erkeklerde yapılan bir araştırmaya göre; çok süt ürünü tüketen erkekler, daha az kalp ve damar hastalıklarına yakalanıyor.

Tüm bunların yanı sıra kalsiyum eksikliğinde görülen; kemik erimesi, diş çürümesi çocuklarda büyüme ve gelişmenin gerilemesi, kramp, kasılma gibi etkenleri ortadan kaldırmak için günden 2-3 porsiyon süt veya süt grubunu tüketmek gerekiyor.

Sütün mucizevi zayıflatıcı etkisine yönelik pek çok araştırma bulunuyor. Bu araştırmalarda tarçının faydasına da vurgu yapılıyor. Sütün tarçın veya tarçın kabuğuyla tüketilmesi etkiyi artırıyor. Tarçın kullanımı, özellikle açlık ve tokluk şekerlerini dengeye sokuyor. 3 gram tarçın, 1 tarçın kabuğuna denk geliyor. Günde toplam bir çay kaşığına denk gelecek şekilde tarçınlı süt tüketimi son derece faydalı.

Yapılan bazı çalışmalar, sütün diğer kalsiyum kaynakları ve diğer süt ürünlerinden daha yüksek oranda emildiğini ortaya koyduğundan tüketimi süt şeklinde yapmak daha olumlu olsa da, günlük alım yoğurt, ayran, peynir, badem, kuru incir gibi alternatiflerle de sağlanabilir. Yoğurt veya sütle beraber kalsiyum içerikli bu besinleri de tüketirseniz yararlanma oranınız daha da artacaktır…

Ayrıca geceleri uyku problemi yaşayanlar için 1 bardak ılık süt birebir. Sütü akşam yatağa gitmeden iki saat önce içmek, içeriğindeki laktik asit sayesinde daha kolay ve daha rahat uyumayı sağlar. Tabii fazla kilo problemi olan bireylerde gece yağlanma artacağı için her gece tam yağlı süt içip yatmanızı da tavsiye etmem : ) Büyüme hormonu uykuda salgılandığı için, çocukların özellikle yatmadan önce süt içmesi önerilir. Böylece kas ve kemik gelişimi daha iyi olur.

Ayrıca pek çok birey laktoz intoleransı olduğu için süt tüketiminden kaçınıyor. Fakat sütü tamamen kesmek yerine alternatiflerine yönelebilinir veya piyasada bulunan laktozsuz sütler tüketilebilir. Süt tüketimiyle gaz veya sindirim problemi yaşayan bireylerin sütü buzdolabından çıkar çıkmaz tüketmemesi gerekir aksi takdirde daha fazla gaz sorunu yaşanabilir…